İzleyiciler

23 Kasım 2017 Perşembe

Öğretmenlerimiz

Gelmiş 
geçmiş 
bütün
öğretmenlerimize
sonsuz şükranlarımı
sunuyorum.
Onların 
üzerimizdeki
haklarını
ne yapsak
ödeyemeyiz.

Profösör

20 Kasım 2017 Pazartesi

Halden Bütünüyle Anlayacaksın


Karısına hiç "Seni seviyorum" dememiş sigara tiryakisi bir  koca, karısı astım hastastalığına yakalandığında  hemen sigarayı bırakıyor. Aslında karısını seven bu koca, bu davranışıyla  aynı zamanda "Seni seviyorum karıcığım" demek istiyor. 

Kadın bu ya mantık farklı işliyor; bu sefer kocasının çorap kokuları ağır basıyor. "Sigara içiyordun ve en azından sigara kokusuyla çorap kokularını bastırıyordun" diyor kocasına. Size ilginç gelebilir. Ne demek istiyor bu kadın diye düşünmeyin!

"Ne malum! Sigarayı beni sevdiği için değil de, onun sigarayı bırakışı astıma yakalanma korkusundandır belki de" diyor kadın kendi kendine,. Madem ki karını seviyorsun hem sigarayı bırakacaksın, hem de ayaklarını yıkayacaksın. Dahası var; dişlerini de fırçalayacaksın. Madem ki seviyorsun; halden bütünüyle anlayacaksın.

Profösör

16 Kasım 2017 Perşembe

Fotoğraflar da Konuşur




İşte ben!.. İşte pencerem!... 

Yine takvimden düştü bir yaprak. Sonbaharın son demlerini yaşayarak.  Kuru dallar arasında direnen en son yaprak o da düşecek yere toprağa karışarak. Kapıda kış; düşündürüyor insanı. Kış titretecek içimizi soğuk vuracak camlara. İşte geldik gidiyoruz; hayatımız buğulanacak.  Buğulu bir cam, parmak ucuyla yazılmış kaderimiz. Bir hüzün var  sanki; kalbimiz tertemiz. Sonbahar büsbütün hazan ve sonbaharla kış arası ağlamaklı oluyor insan. Hayal bu kış uykusuna yattığımız zaman; bir daha hiç uyanmamak. Yanan ocak yok, soba yok, mangal yok. Sadece içimizde yanan bir ateş var; koru yok, külü yok... Bir serçe gelir pencerene, karnı aç, kanadı kırık. Hallerden hal beğen; sanki pencerene gelen kırık kanatlı serçesin sen!..

16 Kasım 2017 Perşembe 
Buluşma Noktası /YeniBirlik gazetesi

Her Kitap; Yaprak Yaprak

12 Kasım 2017 Pazar

Hanımeli Çiçeği


İçimizdeki zindandan kaçacağımızı bilmek hayatımızı renklendirmektir bence. Bir fare deliği bile umuttur bir kedi için. Sabır ve bekleyiş; sonrası gülümseyiş. Arzularımızın cenneti tutkulu bahçe olacak. Şafakla açan güller, zambaklar, papatyalar ve zellengadefler gurup vaktiyle yeniden solacak. Solmayan çiçek de vardır insan kalbinde, kokusuyla, rengiyle cennete göz kırpan çocukluk masumiyetiyle.

Profösör

Kader Çizildi


Aşk halıda çiçekler açar; yada motiflerinde kilimlerin... İçimizdeki gökyüzü hep mavinin tonlarında kalacak. Bir gün güneş yoğun bir parıltıyla parlayacak!.. Harfler sıcak, heceler sıcak, kelimeler ve cümleler sıcak. Uzakta, benden uzakta olacaksın; ya toprak altında, yada toprak üstünde yapayalnız kalacaksın. Fakat silinmez bir aşk, kaderinde bir yazgı olarak kalacak. Bu yolda kader çizildi bir kere, Bir kalem, bir mürekkep, bir de kağıt. Çizeni bilirsin, mükkebi sen ve dahası,  parşömen kağıdı ben olacağım.

Profösör

8 Kasım 2017 Çarşamba

Atatürk Kültür Merkezi


İletişimde algı ve olgu

İletişimde algı ve olgu birbirini tamamlar. Algıoluşturuldukça olgu oluşur. Olgu oluştukça da yeni algılar oluşur ki bu da çığ gibi büyür gider ve birbirini tetikler. İletişim mecraları her ne olursa olsun, içinde taşıdığı değerler önemlidir. Bir kitabın, bir gazetenin, bir radyonun, bir televizyonun ihtiva ettiği, yaydığı bilgiler ve haberlerin mahiyeti çok önemlidir. Bu mecraların işlevsellikleri  insanlık değerleriyle ne kadar örtüştüğü ve bu mecraların neye hizmet ettikleri niyetlerinden bellidir. Bu kitap iyidir, bu gazete kötüdür, bu radyo dinlenir ya da bu televizyon izlenmez gibi yargıya varabiliriz. Bu mecraların iyi olup olmama yargısı bunları takip eden izleyicilerin hayata bakışı ve yaşantısıyla bire bir ilgilidir. Bir şeyin iyi yada kötü oluşu doğru düşünme mantığına sahip olmamızla ölçülür. Bu ölçünün sağlıklı olabilmesi için inanç değerlerine sıkı sıkıya bağlı olmak, bizatihi inandıklarımızı birey ve toplum olarak  hep birlikte yaşamamızla oluşur.

Doğru mecralar

İletişimde algı dedik; çünkü algı altıyı dokuz, dokuzu altı yapabilir. Çünkü algı Ahmet’i Ahmet olarak bildiği gibi, zamanla Ahmet’i Mehmet olarak da gördürebilir, zannettirebilir bizi yanıltabilir. Bu bir nevi hasüsülasyon gibidir. Önce iletişimle algı doğru mecrada, doğru muhteviyatla yapılmalı ve hakikate giden yolun bir parçası olmalı ki; ancak o zaman gerçek algıdan söz etmemiz gerekir. Ahlak dediğimiz zaman huy, şecere, doğa, natura, maya, fıtrat, yaratılış gibi kelimeler akla  gelir. Ahlak dediğimizde  doğru davranışlar akla gelmelidir. Çünkü ahlak fıtrattan gelen ve karekter eğitimiyle  kazanılan doğru reflekslerimizdir. Ahlaklı dediğimizde aklımıza doğru davranışlar gelmelidir.  Algı dediğimizde de, doğru algıya bütün varlığımızla hazır hale gelmeliyiz. Bu da eğitim süreciyle kazanmış olduğumuz  yetilerimizdir.

Moral değerler

İletişimde olgu dedik; çünkü olgu bizi doğru düşünmemizi, doğru hissetmemizi ve doğru davranmamıza ışık tutacak bir değerdir. Algısı doğru olanın, olgusu da doğrudur. Doğru düşünme, doğru hissetme, doğru karar verme ve iradeyi doğru yönde kullanmakla birlikte doğru eyleme geçmektir. İster hayata bakışımızla ilgili olsun, ister işimiz, eşimiz, aşımızla ilgili olan konular olsun her şeyi olgunlukla karşılarız. Olgunluğun izdüşümü pozitif değerler ve maneviyattır. Herşeye bakışımız adalet ve ahlak temelinde, her şeye yaklaşımımız da moral değerlerle olmalıdır.

Anlamak ve anlaşılmak

Doğru iletişim bizim ne anlattığımız değildir. Esas olan bizim anlattığımızdan muhatabımızın ne anladığıdır. Bu klasik hale gelen sözü sık sık duyarız. Bu söz iletişimci için bir uyarıcıdır. İster vaiz ol, ister hatip ol, ister mürşit ol önce karşımızdaki kişinin ve toplumun haleti ruhiyetini iyi bil. Empati yap ve kendini onun yerine koy. Onunla dertleş, yarenleş ve onunla hemhal ol ki; onu anlayabilesin. Onu doğru anladığın takdirde onunla kurduğun iletişim doğru iletişim olacaktır. Aynı zamanda doğru iletişim kalbidir. İletişim, sözle, lisanla, kelamla yapıldığı gibi, bir bakışla, bir parmak sallayışla, bir duruşla önce senin insan olup olmadığının fotoğrafını verir zaten. Senin tasvirini çıkartıp veren odak noktası olan kalbindir senin.

Arifler anlar

Senin bir tebessümün, bir yetimin başını okşayışın, kuşa kurda karda kışta yem verişin, bir yaşlının hatırını soruşun, bir hastaya ziyaretin, bir engellinin engelini unutturuşun, çocuklara, kadınlara, yaşlılara, hastalara karşı sevgi,şefkat ve merhametle yaklaşımın, asaletin, zarafetin, hamiyetperverliğin, mütevaziliğin aynı zamanda  bilge oluşun kadar maddiyatla ölçülemeyen zenginliğin yerini ne tutabilir ki!.. İnsan hiç konuşmadan suskunluğuyla bile karşısındakiyle iletişim kurabilir. Muhatabını etkileyebilir. Muhatabını negatiften pozitife çevirebilir; onu transformasyona sokabilir. Yeter ki insan kutsal değerlere inansın, onlara sahip çıksın, inandığını yaşasın, bütün saydığımız bu değerler üstüne nice değerler zincirleme olarak eklenecektir. İletişim, algı, olgu, bütün bunlar itibarlı bir kimlik, bir kişilik ve markalaşan bir logo gibi kişide kendini gösterecektir. Böyle kimlik ve kişilikte olanlar ilmiyle amil bilge insanlardır. Ancak bizim halimizden bilge sahibi ilmiyle amil olan  arifler  anlar.

Markaların izdüşümü

Amblem, logo, sembol ve armalar bir anlamda prestiji ifade ederler. Bunlar bireysel ve kurumsal hizmetlerin grafiksel ifadesi, aynı zamanda temsil ettiği değerlerin bir itibarıdır. Bir kelime ile, bir sembolle gönüllerde taht kuran markaların izdüşümüdür. Hizmet doğru yapıldıkça markaların yıldızı parlar ve güçlenir, hizmette kusur arttıkça da markaların yıldızı söner ve güç kaybeder. Demek ki iletişimin bir yanı doğru olmak, doğru hizmet etmek ve doğru algı oluşturmaktır. Doğru algı oluşturmanın da bir tık ötesi doğru olgudur ki; bu da toplumda marka sevgisi ve marka sadakati oluşturur

Amblem ve logo anlayışı

Amblem, logo, sembol ve armalar bir ürünün, bir hizmetin, bir yapının, müstakil bir sanat eserinin simgesel bir değeridir. Grafik sanatıyla ve anlayışıyla  somut bir görselliği, şekli ve biçimidir. Bir anlamda temsil ettiği değerin varoluş felsefesidir. Hizmetlerin manevi tılsımı ve fiziki ifade şeklidir.

Varlıkları bile yeter

Her kurumsal ve kurumsallaşmış değerlerin günümüzde amblem ve logolarla kendini ifade etmesi kusursuz hizmet veren markalara açıktan bir itibar kazandırabilir. Her ürün ve hizmet kurumsal bir logo ve ambleme ihtiyaç duyabilir, kendini bu şekilde kurumlaştırabilir, kendini ancak böyle ifade edbilir. Fakat  ticari bir meta olmayan nice değerler vardır ki amblem ve logoya ihtiyaç duymazlar. Onların kurumsallığı taşıdıkları kutsallıklarıyla ancak izah edilebilir. Onların kurumsallıkları ambleme, logoya bağlı değildir, varlık sebebleriyle ilgilidir. Onların varlığı herşeyi ifade eder. Herhangi bir konuda ve konumda mabedlerin görsel ifade şekilleri, mimari üslubunun çizimi,  iletişim mecralarına yansımasıyla hasıl olur.  Bir ambleme, bir logoya, bir arma ve sembole ihtiyaç duymazlar.

Dünya görüşü


İstanbul Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin tamiri ve tadilatıyla ilgili Cumhurbaşkanlığı tarafından bir sunum gerçekleştirildi. Kısa adı AKM olan bu kültür varlığının işlevsel bakımından eskisine göre kat kat fazla ve çağdaş anlayışla tasarlanmış bir bina oluşu bizi heyecenlandırıyor. Eski yapı ön cepesyle çağdaş bir yapı olarak Taksim’deki duruşu fena değildi. Bir nevi eski görsel imajı korunarak eklenen simgesel değer içine yerleştirlen büyük turuncu bir küre. Dikdörtgen biçiminde bu binanın cephesi, çerçeve çerçeve olarak kabul edersek içersinde bir küre ile, bu kültür varlığı, sanat ve estetik açıdan yeni şekliyle, değerli bir görsel  imaja sahip oluyor. Felsefi anlam olarak da küre globalleşen bir dünyayı temsil ediyor demektir. Binanın ön cephesini geometrik değerlerde dikdörtgen kabul edersek, tam da ortasındaki bu küre aynı zamanda yuvasında bir göz olarak bakışı, görselliği, hatta dünya görüşlerini ve  hayata bakışı simgeliyor olabilir. Bu düşünceden yola çıkıldıysa isabetli bir görsel şölen bu sanat harikasında derinlemesine anlam kazanıyor..

Hilal semboldür

Atatürk Kültür Merkezi’nin mimari tasarımında isminin, ambleminin ve logosunun nereye konulacağıyla ilgili bir yer bulamadım doğrusu. Eğer düşünülseydi böyle bir yapının cümle kapısı ve cephesinde mutlaka yapıyla insicamlı bir bölüm mutlaka olacaktı. Koca Sina’nın eserlerine bir bakın, özellikle mabedlerde bir amblem bir logo yoktur. Bu tür binaların işlevsellikleri önemlidir. Genel geçer bütün ümmetin ittifak ettiği ve benmsediği “Hilal” minarelerin ve kubbelerin tepesinde bir alemle İslam temsil edilir. Diğer İslam dışı dinlerin mabedlerinde de aynı durum vardır. Müslümanlıkta yeryüzü mescid hükmündedir. Esas olan mabedin yapısı değil, içinde ibadet eden müslümanların cemaat olmaktan aldıkları feyiz ve birbiriyle ne kadar yardımlaştığı ve kaynaştığıdır. Biz sadece yapının suiletini görür görmez işte bu Sultanahmet Camisi’dir. İşte bu, Çağlayan Adliyesi’dir. İşte bu Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’dir. İşte bu Ayasaofya’dır. İşte bu TBMM’dir diyebilecek, algısı ve olgusuyla bir idrake sahip olamamızdır. Ancak o şuurda bir insan, bir müslüman ve bir vatandaş olarak duyarlı olabiliriz.

Enternasyonal özellik

Atatürk Kültür Merkezi’nde elbette doğudan, batıdan, güneyden,kuzeyden, her türlü kültürden sanattan gösteriler sunulacaktır. Çünkü böyle kültür merkezlerinin ve opera binalarının işlevi globalleşmedir. Böyle bir bina işlevselliğiyle örneğin Sultanbeyli’de olmayıp neden Taksim’dedir!.. Çünkü Taksim bütün yabancıların uğrak yeridir. Bir anlamda böyle bir ihtiyaca cevap verir anlayışıyla AKM Taksim’de bina edilmiştir. Aynı zamanda enternasyonal sanat ve gösteri merkezi oluşuyla da yabancı sanatçı ve toplulukları da bundan böyle bünyesinde ağırlayacaktır.

Herkese yer verilmeli

İnsan olarak farklılıklarımızla birbirimizi kabul ettiğiğimizde toplumdan bir parça oluruz. İnsan ancak hoşgörüsüyle birbiriyle kaynaşır, birbirinin eksiğini ve hatasını giderir. İşte o zaman insan toplumun bir mütemmimi olur. Bu abidevi sanat ve gösteri merkezinde Itri’den Dedeefendi’ye, Hacivat Karagöz’den Nasrettin Hocaya, Keloğlan’dan günümüz İslam ve Türk gösteri sanatçılarının yapıtlarına  kadar yeni bir nefes ve yeni bir formla yer verileceğine inanmak istiyorum. Herkes kendi çöplüğünde ötmesini bilmeli ve herkes kendine göre yoğurt yemesini bilmeli. Herkes kendi inancını, sanatını, kültürünü icra etmeli. Önce söz bize düşmeli  ve işte sanat, işte kültür, işte uygarlık budur demeli.


Mehmet Akyıl

8 Kasım 2017 Çarşamba
Saat: 5:35
İstanbul












5 Kasım 2017 Pazar

Zorlama Olmaz


İnsan bir dine, bir mezhebe, bir meşrebe tabi olabilir. İnsan bir ırkın bir coğrafyanın mensubu olabilir. Fakat bir insan kendisi için değerli olan görüşlerini  başka aidiyetten olanlara dayatamaz.  En başta dinde ikrah yoktur. Hoşgörünün adı sadece haddini bilmektir. Herkesin senin gibi aynı kalıptan çıkmasını bekleyemezsin. Sadece herkesin inanç ve ifade özgürlüğünü hoş görmelisin. Bir evin birkaç penceresi olabilir. Herkes baktığı yerden gördüklerini ve hissettiklerini anlatabilir. 

Profösör

3 Kasım 2017 Cuma

Esas Olan Liyakattır


Filan cemaat gider yerine falan cemaat gelir. Devlete, brokrasiye sızar, yine devlet ve millet olarak aynı sıkıntıları ve aynı ihaneti yaşarız. Bu tür cümleler kuruluyor. Maksat mütedeyyin kesmin sivil oluşumlar içinde olanlara karşı şimdiden bir bariyer oluşturmak. Cemaatin dinisi ve ladinisi olmaz. İslam'da cemaat kavramı ruhbanlıkla izah edilemez. Dindar ve mütedeyyin insanlar vardır, Bir de kendi kafasına göre özgürce yaşayanlar vardır. Eskiden de oligarşik yapı  inanan kesime baskı uyguluyor ve onlara  zenci muamelesi yapmaktan çekinmiyordu. O halde kötü niyetli insanlar devlete de, özel kurum ve kuruluşlara da sızabilir. Böyle kişilerin  şu cemaatten, bu camiadan olması  veya bir takım cemiyetlere üye olması işi değiştirmez.  Sade bir vatandaş bile suç makinesi haline gelebilir. Onun için devlet kademesinde görev alacak ya da bürokrasiye girecek kişinin herhangi  bir oluşum içinde olması,  sivil bir insiyatiftir.  Herkesin sivil olarak bir aidiyeti vardır. Sivaslılar, Ordulular ve Konyalılar gibi. Yada kanarya sevenler, çevreciler, obeziteler gibi. Bu bakımdan devlette, brokraside, hatta sıradan bir kurumda, herhangi bir özel kuruluşa dahi hizmete talip olan kişinin ehliyet ve liyakat sahibi olması şarttır. 

Profösör

Balık Gibi Zokayı Yutabiliriz


Akıl ve mantık nasıl yanılır? Akıl tutulması nasıl olur? demeyin!. Dolandırıcılar emniyetten, savcılıktan ya da banka şubesinden arıyormuş gibi yapıyorlar. Arayan ses kendinden okadar emin ki; hakkında bütün özel bilgileri verdikten sonra yapacağın şey için çok kolay  biz seni yönlendiririz diyorlar. Ev telefonun yasadışı kullanılmış, size önümüzdeki günlerde beşbin küsür telefon faturası gelecek diyorlar. Biz emniyet olarak bu tür dolandırıcılıkları bildiğimiz için takipteyiz deyip, yalnız sizin  şu hesaba bin lira gibi bir meblağ yatırmanız taktirde faturanız beşte bir düşerek bu beladan kurtulacağınız söyleniyor. Tabi her şey hazır arka planda polis telsiz sesleri fon olarak kullanıldığından sizi onların istediği gibi  tuzağa sürüklüyorlar. Bunun gibi nice sanal tuzaklara vatandaş düşebiliyor. Dikkatli olmak grekir. Telefonla yada bilgisayar üzerinden hiç bir özel bilgiyi kimseye vermemek gerekir. Kimseyle telefonda işlem yapmıyorum ve kimseye de onay vermiyorum deyip kestirip atmak gerek.  Yoksa adamlar düzenbaz, hokkabaz, sihirbaz. Misinaya takılan  ve yem algısı oluşturan küçük bir  tüy balığı kandırabiliyor ve yanıltabiliyor. İnsan da balık hafızalı bir varlıktır. Tuzağa her an düşebilir ve balık gibi önceden düzenlenen kolaylıkla zokayı yutabilir!..

Profösör

1 Kasım 2017 Çarşamba

Etki Tepki


Pinokyo çocuk hikayesinde yalan söyleyenlerin burnunun uzayacağını öğrenmiştik çocukluğumuzda. Her şey etki tepkiden ibarettir. Hele size değer veren ve sizi yücelten bir insanı üzün!.. Burnunuz büyümeyecek ve yüzünüz kızarmayacak ama, inanın her gün üzerinizde bir olumsuzluk ekiyle dolaşacaksınız. Korktuğunuz başınıza gelecek. Örneğin ya iğne iplik gibi zafiyet geçireceksiniz. Ya da tam tersi vuku bulacaktır; aşırı şişmanlayıp duba gibi olacaksınız.  Siz siz olun, hiçbir kimseyi üzmeyin. Beterin de beteri; ruhsal derinliğinizin karanlığında ışıksız kalabilirsiniz. 

Profösör

31 Ekim 2017 Salı

Sinema ve İnsan


Sinema deyince doğrudan aşk, duygu ve nostalji geliyor insanın aklına. Elbette gençliğimiz kadar çocukluğumuz da bunun bir parçası. Sinema müziği; yani filmlerdeki fon müzikleri insanı samanyoluna götürebilir ve milyonlarca irili ufaklı bir yıldız akışının içine  bırakabilir. Sinemanın görselliğine müziğin katkısı sanki bir bedene verilen ruh gibi. Şimdi sinemamı var; kalbe dokunan, insanı insan yapan, büyüleyici tarafı olan nerede sanat ve estetik!.. Klasik sinema efsunlayıcı  fon müziğiyle  yorgun ruhumuzu uyutur gibi yaparak aslında bizi dirlendiıiyor, yorgunluğumuzu alıyor, hatta  bizi yeniden diriltiyordu. Hamakta sallanır gibi bir ruh ahengi içinde dünyaya ve yıldızlara bakışımız farklılaşıyordu. Böyle bir armoniyi o kadar özlemişim ki!.. İnsan bin kere ölse, bin kere dirilse; insan işte o zaman insan olabilse!..

Profösör

30 Ekim 2017 Pazartesi

Asma Sarması


Asma sarması; kalp biçiminde sarılmış olması belki bir sevginin ifadesi olabilir. Fakat kalbin midede ne işi var diyenlerdenim. Sarma alel üsul sarılır. Onun doğallığı içinde sevgi saklıdır. 

Profösör

Koşullu Sevmek


Yine bir televizyon  tartışmasında çocuklarımızı daha çok sevmeyi çocuklarımızın daha çok ders çalışmasına bağlayan aileler olduğu söyleniyor.  Oysa çocuklar sevilmeli, şefkat duyulmalı ve onlara karşılıksız merhamet edilmelidir. Çünkü onlar çocuktur ve bu duygulara her halükarda  ihtiyaç duyar. Çocuğun ders çalışıp çalışmaması bu duygulardan mahrum bırakılması anlamını taşımaz. "Dersini çalışırsan seni daha çok severim" cümlesini çocuğa kurmak doğru olmasa gerek. Belki  "Dersini çalışırsan bizi sevindirirsin" denebilir. Çocuk çalışmakla, öğrenmekle, ve öğrendiğini tatbik etmekle adam olunabileceği, mevki makam sahibi olunabileceğini iyi bir. Bu bilinç aşılandığı sürece çocuklarımız ders çalışmasını sektirse de onlar sevgisiz kalma korkusunu yaşamazlar. Esas olan çocuklarımızın yapısına göre işi sıkı tutmak.


Profösör

Geleneksel Kavram ve İfadeler


Televizyonda meslek ve kariyer yapmak üzerinde bir tartışma yürütülüyor. Bu tür tartışmalar, geleneksel söylenegelen hakikatlerin bir başka lisan ile ilgi çekici kavramlarla yeniden ifade edilmesinde yarar görmüşler sanki. Oysa kalıplaşmış bir takım sonuçlar bizim ilerlememiz için birer kilometre taşları gibidir. Varacağımız yere gitmek için doğru yolda ilerlemek ve güvenliğimizi sağlamak açısından önemlidir. Örneğin çocukluğumuzda bize yöneltilen sorulardan biri "Büyüyünce ne olacaksın?" sorusudur. Bu soruya  öğretmen olacağım, doktor olacağım, hakim olacağım, imam olacağım, muhtar olacağım gibi klasik cevaplar vermişizdir. Buradaki olma fiili ve isteği aynı zamanda hangi meslek olursa olsun ehliyet ve liyakata sahip olacağım demektir. Bu gözardı edilerek, çocuklara  "Büyüyünce ne olacaksın"  diye sorulduğunda  "Hastaları iyi edeceğim" cevabı verilmeliymiş. Zaten bütün çocuklar bu tür cevaplar verir. Doktor olmanın ruhunu ve işlevini polomik yapan NLP’cilerden de daha  iyi bilir.

Bütünüyle böyle bir tartışma neden yapılıyor anlamış değilim.  Elbette ehliyet ve liyakat bir işin en iyi şekilde yapılmasını sağlar. Elbette doktor olacağım derken, hem iyi bir insan, ahlaklı, kariyerli ve vicdanlı doktor olmaktan bahsedebiliriz.  Laf olsun diye bir hakikati ifade ederken bir ibarenin içindeki bütün görünen ve görünmeyen öğeleri bilmek, aynı zamanda iletişimi doğru yapmak anlamına gelir ki; iletişim sadece akla değil, aynı zamanda kalbi de esas alır.

"Büyüyünce ne olacaksın?" sorusuna çoğu kez bir kelimeyle geçiştirilse de "Doktor olacağım ve hastaları iyileştireceğim" cevabı zincirleme olarak sürer gider. Fakirlerden ücret almayacağım demek de doktor olmanın kutsallığı içinde yer alır. Uzun lafın kısası geleneksel doğruluğu ıspatlanmış ve genel kabul görmüş, kavramlarımızın ve ifadelerimizin üzerinde gereksiz polemikler yaratmamalıyız. Bu bize bir şey kazandırmaz.

Profösör

“Sınırsız Alışverişin Sonsuz Mutluluğu”


İsmi lazım değil; bir süper market marka isminin altına “Sınırsız alışverişin sonsuz mutluluğu” şeklindeki bir ifadeyle sloganı beni hayrete düşürdü.  Ne yazık ki bu marketin sahipleri de mütedeyyin olduğunu biliyoruz. Mütedeyyinlik sınırsız alışverişi teşvik etmez. Hesaplı ve dikkatli bir alışverişi teşvik eder.  Sınırsız harcama demek israfın dikalası demektir. Bu sloganın mantık olarak da, dünya görüşü olarak da, reklam felsefi yapısına da aykırı bir durum. Hele dindarlıkla hiç bir bağı olmayan absürt bir tutum. Markaya da, dindarlık anlayışına da zarar veren bir sübniminal bir çağırı.

Profösör

Eleştiri Samimiyetle Eşdeğerdir


Cumhurbaşkanımız siyasi bir  liderdir. Muhalefet liderlerimiz de birer siyasi lider ve partiye hizmet edenler birer siyasi figürdürler. Türkiye’yi doğrudan çökertemeyenler, içten içten bir takım manivelelerle iktidarı itibar kaybına uğratmak ve yıpratmak için her türlü tuzak ve desiseleri devreye sokarlar.

Bu arada iktidarın inancına ve hayat tarzına karşı, mütedeyyin insanları da muhalefet korteji içinde kullanırlar. Nedense dindar bilinen, ağzı laf yapan, laf ebeleri yazar, çizer, sosyal medya fenomenleri  sadece iktidar partisine bel altı vuruşlarını yaparlar. İncelendiğinde bu kişilerin muhalefet partilerine bir kelime dahi eleştirileri yoktur. Özellikle dış güçlere ve piyonlarına yönelik eleştiriyeri yoktur. Bu türler bir nevi lejyonerlik yaparlar. Görevleri de budur.

Siyasi liderler dini lider değildir ve sadece bütün vatandaşların siyasi liderleridir. Bu Cumhurbaşkanı olur, bu başbakan olur, bu muhalefet lideri olabilir. Siyaset içinde dini liderlik yoktur. Biz dinimizi din konusunda rüştünü ıspat etmiş, hocalarımızdan, alimlerden ve mürşitlerden öğreniriz. Kur’an hidayet kitabımız olmakla birlikte bir hakikat ve hikmet  kitabıdır.

Profösör

Subniminal Ayrımcılık


Malum bir televizyon kanalında Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın istifasıyla ilgili yapılan bir haberde, başkanın anne ve babasıyla çekilmiş nostaljik bir çocukluk fotoğrafı veriliyor. Takım elbiseli, kravatlı ve  grand tuvalet bir baba, başında örtüsü olmayan saçı taralı şık giyimli bir anne. Arkasından da fokoğrafa bakarak; işte bir Cumhuriyet ailesi cümlesi spikerin ağzından dökülüyor. Cumhuriyet ailesi bir köylü aile de olabilirdi. Şalvarlı, puşili bir baba, başörtülü, yazmalı, kara lastikli köylü bir anne de olabilirdi.  Cumhuriyet Türkiyesinde inancı, mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun Cumhuriyetin nimetlerinden bütün vatandaşlarımız faydalanır. “Cumhuriyet fazilettir” derken en başta inanç, özgürlük ve hep birlikte yaşama bilincidir. 

profösör

Seni Tek Geçerim


İmaj denince sadece görsel değerler akla gelir nedense. Oysa imaj bir kişi için, onun sadece kaşı gözü ve boyu bosu değildir. İmaj kişinin bizatihi bütünüyle kendisidir. Giyim kuşamı, kıyafetleri, davranışı, düşünceleri, söylemleri ve aynı zamanda hayata bakışıdır. Doğruları, yanlışları, güzellikleri, çirkinlikleri, iyilikleri ve kötülükleridir. Bütün bu değerler kişinin inancı ve davranışlarıyla bütünleştiğinde bir fotoğraf verir bize.

Mütedeyyin bildiğimiz bir arkadaşımızın “Muratım seni tek geçerim kardeşim” cümlesini kurması inanç değerleriyle çeliştiğini söyleyebiliriz. “Tek geçmek”  At yarışlarında, ganyan bayilerinde ve kupon dolduran oyuncuların söylemlerinde yer alan bilinir bir cümledir. At yarışı oynamak, kupon doldurmak ve ganyan bayiine teslim etmek kumara iştirak etmek demektir. Dinde kumarın yeri yoktur. Mütedeyyin bir kimse şiddetle toplumu ifsad eden kumardan kaçınır. Her türlü kumara karşıdır.

Profösör

15 Ekim 2017 Pazar

Beyin ve Kalp


Karar verirken son derece akılsız ve mantıksız kararlar verebiliriz.  Onun için istişare etmek, özümsemek gerekir.  Mantıksız verdiğimiz kararda bile bir hikmet gizlidir onda.  O kadar istişareden sonra madem ki kalp tasdik etmiştir; iş bitmiştir.  Şimdi göremesek bile zaman bize hakikati gösterir. Biliriz ki akıl ve mantık değil; kalp hükmünü vermiştir. Beynimiz çalışsa da bir arka planı vardır. Arka planda beyin ve kalp alış verişini sürdürür. 

Profösör

2 Ekim 2017 Pazartesi

Yaşandı Gitti


BİLGİÇ

Bir gündü;
Yaşandı öldü.
Ve bir akisti kalan
Yaşadıklarımızdan...

Oysa yaşadıklarımız denli
Tazeydi hayat
Biz üstünde dans ettik
Yaşadık ya..
Eskittik zannettik.

Sezer Özşen

Ekim 1993 - Harbiye


Not: Blogdaşım Sevgili Sezer Özşen,
namı diğer Momentos'un gönderdiği 
"Anıltı" ismli şiir kitabından "Bilgiç" başlıklı şiirini bloğumda sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.  
Teşekkürler  sevgili Sezer!.. 

28 Eylül 2017 Perşembe

Yağmur Damlası


Bazen bir resim bir  kitaba bedeldir. Bazen bir resimkedi bir nokta kitaplara sığmaz desem yeridir.  Bir gül fidanı, bir tomurcuk, bir yağmur damlası bize neyi hatırlatmaz ki. Her şey tebessümden ibaret. Bir gülümsemenin, bir gamzenin anlatlak istediği nedir!..

Profösör

26 Eylül 2017 Salı

Kurnaz, Hırsız ve Zalim

Dergi Kapak Tipografisi

Yeni bir 
tasarım 
daha.
YeniSıla 
edebiyat
dergisinin
yeni bir 
kapak 
çalışması.
Daha
çalışmalarımız
yeni başladı 
sayılır.

Profösör

25 Eylül 2017 Pazartesi

Yeni Sıla


Bir dergi kapak tasarımı. Deneme. Yeni çıkartılacak bir edebiyat dergisi için logo ve tipografik arayışları şimdiden başladı. Edebiyat dergisi demek, şuurun mayası demek. Böyle bir dergi için azami gayret göstermeli ve emek verilmeli.

Profösör

14 Eylül 2017 Perşembe

İnanç ve Umut


Dürüst olmak; hayatın doğrularını da yanlışlarını da söylemekten ibaret  değildir. Aslolan doğruların uygulanmasını sağlamak, yanlışları da abartmadan berteraf etmenin yollarına bakmak gerekir. Özellikle sanat ve edebiyatla ilgili yaptığımız çalışlmalarda  inancın umut etmeklele eş değer olduğunu bilmemiz gerekir. Sanat ve edebiylata dair yazılarda olumsuzluklar üzerine kurulu bir yapıt düşünülemez. Bilakis yapacağımız projeksiyon olumluluk üzerine kurulu olmalıdır ki; o eserin mayasında inanç ve umut olsun. 

Profösör

13 Eylül 2017 Çarşamba

Tölerans


İnsan başında neyse sonunda da o oluyor yaratılış bakımından. Karekteristik olarak insanları üzmemek için verdiğimiz tavizler zamanla suistimal ediliyor artık işe yaramaz hale gelebiliyor. İş onurumuzla oynanmaya geldiğinde,  tüyleri diken haline gelmiş ve gerilmiş, agresif  bir kediye dönüşüveriyoruz. Artık tahammülümüz kalmamış demektir. O zaman da başa dönerek, yaratılışın gereği fıtratımıza göre bir duruş sergiliyor ve bir tutum için giriyoruz. Bundan sonrası hayatımızı sadeleştiriyor, zihinsel yorgunluğumuzu kafamızdan ve sırtımızdan atıveriyoruz. Artık beklentisiz oluyoruz. Hiç olmadığı kadar yalnızlığa teslim olabiliriz. Fakat bizi dimdik ayakta diri tutan, özümüzle bütünleşen değerleri daha da güçlendirerek, karşımızdakilere sadece bir kez şans tanımakla yetiniyoruz. Belki de iş konusunda ve dostluk, arkadaşlık konusunda yapılması gereken budur. 

Profösör

4 Eylül 2017 Pazartesi

Kulluk, Kölelik ve Özgürlük


Hak'ka mümin müsllüman olmak demek Allah'a kul olmak demektir. Kim ki nefsinin azgınlıklarına karşı duruyor ve nefsini dizginliyor, iradesiyle Allah'ın rıza göstereceği amelleri yerine getiriyor, o kişi Allah'ın has kullarındandır. Aksi taktirde iradesini kötü amellerden yana kullanan şeytana uymuş ve onu sevindirmiş demektir. Şeytanın yolu cehennemden geçer.  Allah'ın dışında kulluk, kölelik;  Allah'a, Kitaba, Peygambere ihanettir. Böyle bir insan Allah'ın değil, nefsinin ve şeytanın kulu, kölesidir. 
.....
Her kul ve köle efendisinin emrini yerine getirendir. Biz müslümanlar ancak Allah'ın kulu ve kölesiyiz. İslam'a karşı olan, her tür ifsad edici ve iğfal edici şeylerle mücadele ederiz. Esas özgürlüğümüze kavuşmak için kendimizi her tür kötülüklerden ve ahlaksızlıklardan korunaklı hale getirmek  için gayret sarfederiz. 
.....
Peygamber efendimiz Allah'ın kulu ve resulüdür. O Allah'ın kendisine "Habibim!.."  diye hitap ettiği, has bir kulu aynı zamanda da elçisidir. O bütün  yaşantısıyla Kuran'ın beyanı ve tefsiridir. O bize Allah'a nasıl kulluk etmemiz gerektiğini öğretmiştir. Eğer biz hakkıyla İslam'ı yaşarsak Allah'a kulluk yapmış oluruz. Bir damla, en küçük su kütlesi olarak  denize nasıl kavuşup özgürleşebiliyorsa, biz de Allah'a kulluk etmekle özgürleşebiliriz. İnsan ancak Allah'ın rızasını kazanmakla gönlü hoş olarak O'na dönebilir. Kulluk - kölelik ve özgürlük budur.  Hakka mümin ve müslüman ancak böyle felah bulur.

Profösör

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Tebliğ ve İletişim

İnsan çoğu zaman kendisine en yakın bulduğu arkadaşı ve sırdaşıyla ancak uyum halinde olabiliyor denebilir. Böyle kişiler evlilikte de, iş ortaklığında da, seyahatte ve yemekte de birbiriyle birlikte  olmaktan büyük keyif alabiliyorlar. Böyle kişilerin aralarında fikir ayrılığı olsa bile, sanki erkek karşısındaki kadının  erkek hali, kadın da karşısındaki erkeğin kadın hali şeklinde,  samimi duygular bütünüyle birbirine geçebiliyor.  

Yapılacak şey önce karşımızdakini sevabıyla ve günahıyla olduğu gibi kabul etmek; sonra da onun olumlu yönlerini övmek, onu yüceltmek, olumsuz yönlerinin  düzeltilmesinde ona yürekten destek çıkmaktır. Bu bir nevi sahiplenme duygusudur. İyilikte ve kötülükte birbirini anlayarak hayat mücadelesi vermek  birbirinin yanında olma halidir. Birbirini seven, birbirini anlayan ve birbirini  sahiplenen kişiler arasında saygısızlık, çekememezlik, iinat, kibir, bencillik olamaz. 

İnanç değerlerinde iyi insan olmak sadece sevdiğin kişilere iyi davranmakla sınırlı kalamaz. İyi insan bütün insanlara, bütün yaratıılmışlara karşı sevgi, şefkat ve merhametini göstermelidir. O zaman kişiler birbirine hakikat yolunu açabilir. Bu yolda yürümek şuurlu insanların işidir. Dünyada tatmin duygusu yaşamak ve manevi doygunluğa ulaşmak; hakikat yolunda, şuurla hep birlikte olmaktır.

Profösör

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Ahlaklı Olmak


şverenin gözü çalışanın üzerinde" başlıklı bir inceleme yazısıyla karşılaştım  gazete sayfalırında. Aslında bu inceleme yazısı insan kaynakları haberlerini yansıtan bir gazetenin ilavesinde görünce  bu çalışmanın yararlı olacağı düşüncesini taşıyorum.  Her insan  günümüzde iyi bir işe sahip olmak ister. Onun için tahsil hayatı boyunca kendini, at yarışlarında koşturan bir koşu atı gibi hisseder. Bütün mesele paralı bir meslek sahibi olmak. Yeter ki iş çok para getirmeli, makam mevki, şan şöhret  sahibi olmalı, Maddeten sınırları aşmalı. Oysa böyle bir bakış adam olmaya yetmiyor. Bir şey eksik kalıyor.  O da çağdaşlık kandırmacasıyla ne yazık ki; manevi olarak inançtan ve ahlaktan uzak kalmak. İnsan maddeten ve manen tatmin olduğu zaman kendini dengede hissediyor; o zaman huzur ve mutluluğu bütünüyle tadıyor.
....
Beni en çok düşündüren konu; her insanın başına  bir polis dikip, o insanı kontrol altında tutamazsınız. Zaman gelir, polisin başına da polis dikmek zorunda kalırsınız.  Diyeceğim odur ki; ahlaki toplum olmak zorundayız. Huzurumuz, mutluluğumuz ve kurtuluşumuz ahlaki toplumun eğitimine ve tahsiline borçluyuz. Toplum olarak önce ailerden başlayarak ahlaki terbiye göreceğiz, sonra da sistematik olarak okullarda ahlak temelli, liyakatiyle  hizmet gören bireyler olarak yetişeceğiz. O zaman işveren de olsak, çalışan da olsak, adalet duygusuyla, liyakatimizle ve ahlaki reflekslerimizle çalışmalarımızı sürdüreceğiz. 
.....
Günümüzde herşey kayıt altında. İnsanların özel ve tüzel kimlik ve kişiliklerini öğrenmek çok basitleşti diyebiliriz. Bir insanın ahlaken ve birikimlerini internet sayesinde öğrenmemiz artık çok kolay. O insanın sosyal medya hesaplarındaki paylaşımlarına bakmak yeterli sayılacaktır. Bir insanın kağıda döktüğü el yazısından karekter yapısını belirlerken, artık her şey ayan beyan hale geldi diyebiliriz. Buradan yola çıkarak internetle içli dışlı olan insan iş yerlerinde interneti özeli için kullanabilmektedir.  Ahlak öyle bir şey ki bir çalışan, işverenin yasaklamasına rağmen, bir çok yoldan internete mesai saatleri içersinde ulaşabiliyor. Nedense kendini bu yasağı çiğnemekten alıkoyamıyor. Bundan doalyı, doğal olarak işveren çalışanı işten çıkartma hakkını kullanabiliyor.
.....
Gerçekten ahlaki terbiye görmüş bir insan, ne işle ilgili olursa olsun bütün davranışları  adalet ve hakkaniyet duygusuna dayanıyor. Çünkü önce iyi niyet taşıyor. Güzel ahlak onda içselleşiyor ve onu özümsüyoor. Böyle kimseler hata yapsa da sicilleri temiz olduğu için hoşgörüyle bakılabiliyor, özürleri kabul görebiliyor.

Profösör

Esas Olan Şuurlanmadır.


Boynuna gömlek üzerine  fular bağlamış bir yazar; "Cumhuriyeti kuran kadrolar %2 Yahudi'ye  cumartesi, %0,5 Hristiyan'a pazar tatili verdin de; %80'i Müslüman olan halkına bir Cuma'yı çok gördün!.." diyerek hayıflanıyor. İslam'la diğer tahrif edilmiş dinleri bir araya getirerek hak arayışında bulunuyor. Yahudilik ve Hristiyanlıkta ibadet günleri bir güne mabedlerinde sınırlanmıtırş. Oysa İslam'da günde beş vakit ibadet vaktidir. Yeryüzü mesciddir. İstediğin yerde ibadetini yapabilirsin. Cuma'ya gelince Darül İslam ve Darülharb tartışmalarının içinde kendini buluverirsin.
.....
Haftada bir gün resmi dairelerde tatil yapılmaktadır. Ne  zaman tam anlamıyla dinle buluşacağız,  o zaman  şuurlanacağız. Şuurlu bir toplum, kalplerdeki, beyinlerdeki, zihinlerdeki bütün putları yıkıp yerle bir edecektir. Osmanlı toplumunda herkes kendi inancına göre ibadetini yerine getirirdi. Osmanlı adalet konusunda çok hassastı.  Osmanlıad merkeplerin bile haftada iki gün sahipleri tarafından çalıştırılmama hakları vardı. 
.....
Müslüman mahallesi ile gayri müslimlerin arasınadki farkı sokak kedilerinin davranışlarından anlayabilirsiniz. Müslüman mahallesindeki kedi sokakta bir adam gördümü, yanına koşar insanın ayamqklarına sürtünürdü. Beni sev, beni her zaman sev dergibiydi. Oysa gayrimüslim mahallelerindeki kediler, Uzaktan da olsa sokağın başında birini gördü mü, tabanlarını yağlar oradan hızla kaçardı.
.....
Biz nasıl isek; öyle yönetiliriz. Şuurlu olan bir toplum; hak almasını bilir. Bana şu hak verilsin diye el avuç açmaz. Hayıflanmak ve şikayet etmek yerine önce birey olarak kendimizi sorgulamadan geçirmek gerekir. Boynuna ipek fular bağlamak kimseyi yazar ve şair yapmaz. Top sakal bırakıp pipoyla poz vermek, kırmızı bere kullanmak kimseyi de ressam ve karikatürist yapmaz!.. Cumhuriyeti kuran irade eksik yanlış ancak bu kadarını yapabilmiş. Kısacası bir yazarın, bir şairin yapacağı çağrı ancak şuurlanma olmalıdır.

Profösör


2 Temmuz 2017 Pazar

Olgun İnsan Olmak


Ademoğlu  beşer olduğu kadar  aynı zamanda insandır. Onun beşer oluşu fıtratında var olan huy ve karektere göre hareket etmesi, zaman zaman zaaflarına yenik düşmesidir. İnsan oluşu ise, karekter eğitimi, ibadetleri sayesinde zaaflarını yenmesi, olgun insan olma yolunda azami gayreti göstermesidir. Zaaflarımızı yenmenin sırrı ilim sahibi olduğumuz kadar, ilmimizle amil olup irfana erişebilmemizdir. Bu suretle nefsi terbiye ve teskiye etmek, günahlara ve şeytanın hilelerine karşı korunaklı olmamız demektir.

Profösör

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...